........
Her şey güzeldir. Uzaktan seyredersin baştan, hep samimi ve içten görünür, öyle de davranır. Zamanla yakınlaşırsın, yakınında biri olarak kabul edersin ve masum bir şekilde kabul edersin sempatisini ve en geri dönülmez noktasına gelirsin olayın; inanırsın... Neden, çünkü her daim yanındadır, hep seninle ilgilenir, haftlarca bozuk olan cep telefonunu şans eseri 20-30 saniye açtıın anda o arar. Yolda onu düşünüp yürürken karşına çıkar. Sen de inanırsın artık birşeyler olduğuna ki artık inanmamak yada yoksaymak söz konusu bile olamaz, çünkü bu işaretler, ancak filmlerde gördüğün aşkın küçük mucizelerini hatırlatır. Ama kendini mantık sınırları içine geri çektiğin zaman görürsün bazı şeylerin aslında hiç göründüğü gibi olmadığını. Eldekileri bir araya getirirsin, ne kadar şansın olduğunu tartarsın onun gözünde. İşte o zaman yüzün buruşur, kaşların çatılır ve biraz daha votka koyarsın bardağına bir öncekini yuvarladıktan sonra. Çünkü teoride hep senin yanında olan, ve senin uzay boşluğundaki “hayal” adlı gezegeninde yaşayan bu insan, pratikte aslında hiç senin yanında olmamıştır, aksine nefretinle boğmak istediğin hemcinslerinle beraber gitmiştir, entrikalar çevirmiştir..Bunu kabul edersin, ve ona bi şekilde anlatıp hislerini, kendi sessizliğine çekilirsin.. Zaman geçer yine karşına çıkar. Ve senin yanında olma sebebini sana yardım etmek, seni içindeki yokluktan kurtarmak olduğunu söyler. O noktadaki durumun, yarışın son 20 metresinde sakatlanıp olduğu yere yığılan bir koşucu gibidir. O 20 metreyi de koşsa zaten bir daha umrunda bile olmayacak geride kalanlar. Onun gözünde yardıma muhtaç bir insan olmuşsundur çünkü hep, bunun ötesine geçememişsindir. Ve bunu onun ağzından öğrenmek bu son 20 metrede, anlatılamaz bir acı nöbetidir hayatında. Şimdi mesele, bütün bu hayal kırıklığını kabul etmektir. Ama kabul etmek fiili nasıl gerçekleşir? Suskun bi şekilde gün batımını izleyerek mi, ya da herkese bi ders vererek mi ?......................
